BEYAZ BİR SAYFA: KAZAKİSTAN

0
189

Beyaz sayfayı karalama, çocuğun kendi kendini tanımasının ilk aşaması ve arayışıdır. Çocuğun eline kalem alması “ben”in varlığına işarettir. Çocuk, karaladıklarını anne ve babasına, büyüklerine gösterir ve beğeni bekler. Karalamadan zamanla resim, zuhur etmeye başlar. Resim, dünyası sırlarla dolu çocuğun dünya görüşünün izlerini taşır. Saf duygu ve dupduru pınar suyu desek kâfi gelmez. Bu vaziyeti sözle anlatmak imkân dâhilinde değil, çocuğun dünyası ile tanışmak istersen onunla birlikte oturup resim çizmelisin. Karalamaya yeniden döndüğümüzde, çocuğun beyaz bir sayfayı tümüyle karalaması onun dünyasının yeniliğinin ve çocukluk döneminin habercisidir. Zamanla aklının ve duygusunun gelişmesiyle dünyası da kendi gerçeğine kavuşur. Hatta bu karalamaların ileride onun karakterini dahi etkilediğini görebiliriz. Harfleri tanıyan, okuma yazmayı bilen yani yetişkin insanlar neden beyaz sayfayı karalar? Karalamadaki mânâ nedir? Türlü sebeplerle, maksatlarla, boş hayallerle hatta yolunu şaşırmadan doğan karalamalar var. Ben de bu tür karamalar dair düşüncelerimi serdetmek istiyorum. Biz Kazaklar tarihte yolumuzu en çok Sovyetler döneminde şaşırdık. Cumhurbaşkanımız Nursultan Nazarbayev “Geleceğe Doğru Yol: Manevî İlerleme” başlıklı makalesinde, “Yeryüzünün tamamına yakını gözümün önünde değişim geçirmekte, insanlık hâlâ belirsiz bir yolda, yeni tarihi bir devir başlamakta, günbegün değişmekte olan dünyada bilinç dünyamızla dünya görüşümüze iyice sinmiş ideolojilerden kurtulmazsak, gelişmiş ülkelerle iktisadî, siyasî, ilmî ve medeniyet düzeyinde baş etmemiz mümkün olmayacak” demiştir. Galiba istikametinden çarpıtılmış tarihin getirdiği gerçek dışı söylemlerin çokluğu Cumhurbaşkanımızın da sabrını tüketmişe benziyor. Gerçekten, ne zamana kadar yalanı hakikatmiş gibi kabul ederek yaşayacağız? Yalan, yani karalama insanlığı doğru yoldan saptırır. İnsanoğlu yanlış yola meyilli olduğu için kendisine din gönderilmiştir. Allah Teâlâ seçkin kullarına ilahi kitaplar indirmiştir. Musa (a.s.) peygambere Tevrat, Davut (a.s.) peygambere Zebur, İsa (a.s.) peygambere İncil, insanlığın son peygamberi Muhammed (s.a.v.)’e Kur’an-ı Kerim inmiştir. Hükemadan Abay Kunanbayev’in: “Çok kitap geldi Allah’tan onun dördü / Allah’ı tanıtmaya söz bırakmaz” demesi bu durumu teyit etmektedir. Biz Müslümanlar Peygamberimizi (s.a.v.) en son ve hak peygamber olduğuna ve ondan sonra bir daha peygamber gelmeyeceğine iman ederiz. Tarihte peygamberlik iddia edenler olmuştur. Bugün de bilgin kılıflılar, yalancı peygamberlerin rollerine bürünmüş durumdalar. Böyle bir vaziyet için Hâkim Abay: “İnsanlık doğru yoldan şaşar, onlara doğru yolu tebliğ edecek olanlar peygamberler, evliyalar ve hükemadır” demiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) son peygamber. Bu hali, ruhuyla hisseden Sultanmahmut Toraygırov: “Zamanın İsa’sı kim?” diyerek peygamberler devrinin bittiğini beyan etmiştir. Evliyalar ise endüstri çağına kadar var ola gelmiştir. Kendini veli addeden pek çok insan var, gerçekte evliyadan mı acaba? “İmdi geride tek bir hükema kaldı, onlar olmasa dünya katliam, zulüm ve ahlaksızlığın girdabına girerdi” der Abay, bu bir gerçek, yeryüzü onların sayesinde varlığını devam ettirmektedir. Bu devir hükemanın devri. Abaya göre; hükemanın dinlerinin farklı farklı olmasında bir sakınca yok, aksine onlar olmazsa dünyamız yaşanılır bir dünya olmaktan çıkardı. Sultanmahmut Toraygırov’un ifadesiyle bu devrin İsa’sı hükemadır. Fakat bugün insanlığı maksat ettiği hedefine ulaştırmak isteyen bilgin kılıflılar türemiş durumda. Hayalci, ütopist, hain bilgin kılıflılar, yalancılar, hep birlikte hakikatı çarpıtma uğrunda can atmaktadırlar. Onların hakikat dışı söylemleri cilt cilt kitaplarda, kütüphanelerin tozlu raflarında kendilerine yer buldular. Çeşit çeşit bilimler ortaya çıktı, onlar: Komünizm ve faşizm. Hakikat dışı söylemlerin selim akılla ters düştüğünü, zamanın mütefekkirleri delilleriyle belirtmişler, yalanlarını gün yüzüne çıkarmışlardır. Aydın kılıflılar sadece kalemleriyle yetinmediler, silahı da kullandılar. Yeryüzündeki barışı ve huzuru savaşa ve zulüme dönüştürdüler. Bütün bunlar batılın sonuçlarıdır. Hakikat dışı söylemler insanlığı felakete sürükler: Bu söylemlerden birinin sahibi, batıl ilmin yakın tarihteki temsilcisi Karl Marks’tır. Kısaca o, mülkiyet açısından lazım ve melzum olan insanı birbirine düşman ederek, karşı koyarak bunu bir ideoloji olarak doktrinleştirdi. Marksist felsefenin ortaya koyduğu insan, milyonlarca insanı katletti. Komünizm ve faşizm, yakın tarihimizin insanoğluna en çok zulmeden iki ideoloji ve batıl ilimdir. Şakarim Kudayberdiulı, “Geleneksel kültürümüzde veli bilgin söyledi diye yazılmış çok yanlışlar var” der. Biz insanlar genellikle veli dedi, bir âlim güzel bir eser kaleme almış, peygamber demiş dendiğinde hemen inanırız. Fakat söyledikleri ve yazdıklarında yanlışın olup olmadığını araştırmayız. Tabi sorgulayabilmek için ilmi birikim ve eleştirel melekeye sahip olmalıyız. Şakarim Kudayberdiulı, her duyduğunu kabul etmeyip yeri geldiğinde kendi birikimi üzerinden yapıcı yorumlar da yapmıştır. Şüphe, hakikate giden yolda bir rehberdir. Şüphe etmemek kişiyi imansızlığa sürükler. Abay’ın “Akıl iman etmeden iman etmeyiniz” sözü şüphe etmemenin getireceği tehlikeye işaret etmektedir. Örneğin, bizler zamanında Marks ve Lenin’in sözlerine eleştirel bir tavırla yaklaşmadık, onların söylediklerini şüphe etmeksizin kabul ettik, sonuç olarak da karşımızda komünist ideolojinin köklerinden doğan inanç teşekkül etti. Bu inanç hakikat olarak sunulan geleneksel din haline geldi. Hakikaten, Lenin’in görüşleri, yeni bir din olarak lanse edildi. Kızıl Meydan’da bulunan müzesi tıpkı ibadet mekânına dönüştü. Milyonlarca insan onu ziyaret etmek için kapısında bekçilik yaptı. Bu, insandan ilah yapma hevesinden başka bir şey değildi. Şaşırmamak elde değil; bunca yalanın yerine hakikati kamuoyuna kim açıklayacak? Yazılmış kitaplardan, söylenmiş sözlerden, yerine gerine yetirilmiş işlerden hakikat ve hakikat dışı söylemi kim temyiz edebilecek? Bu soruları günümüzün aydın ve mütefekkirleri cevaplamalıdır. Hakikat dışı söylemler ideolojilerin en belirgin özelliğidir. Siyaset genelde yalanın ve ikiyüzlülüğün üzerine inşa edilir, tamamen yalan olmasa da hilesi hazırdır. Aldatmaca, siyasetin yerine geçtiğinde eli kalem tutanlar bu aldatmacayı körüklediklerinde, bu aldatmaca siyasetin birer maşası haline geldiğinde yalan, hakikatmiş gibi kabul görmeye başlar. Sovyet döneminde olaylar tıpkı yukarıda bahsettiğim gibi gelişti. Komünizm ve sosyalizme ilişkin toplumsal meseleleri yenilik ve iyilik etmek diye göstermek için yalanın her çeşidi meşrulaştırıldı. Yalanı hakikatmiş gibi göstermeyen neredeyse tek bir aydın bile kalmadı. Çünkü gerçeği dile getirenler “halk düşmanı” olarak ilan edilerek işkence görmüş, hapsolunmuş hatta idam edilmiştir. Hayatta kalanlar ise yaşamlarını dehşet, kâbus, panik içinde sürdürdüler. Korku, şeytanın en güçlü silahıdır. Öncelikleri bilinci zehirlemekti. Birinci sınıftan itibaren gerçek olmayan dünyalar bilincimize işledi. Yalanın önünü almak imkânsız hale geldi. Bebeklikten itibaren milyonlarca insan şuurları zehirlenmiş halde, maddî ve manevî her yönden kirlenmiş bir toplumda yetiştiler. İnsanın gerçek olamayan değerler üzerine inşa ettiği dünyadan kendini tecrit edebilmesi ne kadar da zor bir şey aslında. Bugüne dek yalanla gerçeği ayırt edemeden beyaz sayfayı karalamakta ısrar edenlerin sayısının azaldığını söylemek oldukça zor. Mütefekkir ve düşünür olmak farklı bir hadise, münekkit olmak ise mütefekkirin fikir kuvvetini daha derinleştirir. Tenkit melekesine sahip, kişiyi hile ile yolundan şaşırtmak zordur. Onun için Şakarim’in sosyalist toplumu ve onu inşa eden Bolşevikler hareketini kabul etmeyişi anlaşılmaktadır. O bu bilimlerin yanlışlığının bilincinde olduğu bu siyasete içten karşı olmuştur. Şakarim’in oğlu Ahmet’in kaleme aldığı tercümenin halinden anlaşıldığı kadarıyla Şakarim Bolşeviklerin siyasetini benimsememiştir. Çünkü Bolşeviklerin siyaseti insanın varlığına ve doğasına aykırı idi. “Bu bilimde yanlışlık var mı?” sorusuna Şakarim en doğru cevabı vermiştir: “Bilim diye zehiri içerdi” der. Yani bu bilim değil zehir. İnsanın bilinci zehirlendikten sonra başa bir adama dönüşür. Bambaşka tabiata sahip olur, böylece yolunu şaşırır. Şakarim, yaşadığı dönemde bunun farkında olmamış olabilir. Çünkü onun yaşadığı devirde sosyalizm yeni yeni teşekkül etmeye başlamıştı, gerçek yüzüne bizler tanıklık ettik ve birebir tecrübe ettik. Bizler aklın ve duygunun zehirlendiği dönemin birer aynalarıyız. Şakarim’in kendi zamanında söyledikleri basiretli, ileri görüşlü ve gerçek mütefekkir olmasından ileri gelmektedir. Bizler onun söylediklerinin toplumsal tecrübede de gerçekleştiğine şahit olduk. O şöyle demiştir: “Böyle zehiri yutaraktan zihnini zehirleme, Gerçeğini (sırrını) bir kavgaya değişme.” Bu meseleye ilişkin bizde hatalı konumlandırılmış bir anlayış hakkında bahsetmek istiyorum. Onun mahiyeti Marksizm ve Leninizm bilimi ve Bolşevizm Kazakistan’a girmeye başladığında onu anlayan, eleştiri süzgecinden geçirebilecek entellektüel topluluk bizde yoktu, bundan dolayı halk harı harıl sosyalist toplum inşa etmek için var güçleriyle çalıştı diyenler olmuştu. Bu hatalı bir anlayıştır. Yukarıda gördüğünüz gibi konunun özünü apaçık bir izahatla izah etmiştir. Şakarim’in söylediklerinin bilincinde olan insanlar da vardı, fakat muhaliflik durumunda hayatlarını tehlikeye sokacak tehditler vardı. Bolşevizm aşırı merhametsizdi. Zulüm ve işkenceden kurtulanların sayıları çok az idi. Silahın gücü ve zorbalıkla kendi kabul ettiren sosyalizm ve Marksizm ideolojisinin varlığını uzun vadeli devam ettiremedi, yok oldu. Onu Şakarim görmedi, biz gördük ve yaşadık. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar, Marksizm ideolojisi bir asra varmadan yıkıldı. 1991 senesinde Kazakistan bağımsızlığını kazandı. Şimdi düşünüyorum da bağımsızlık mücadelesinin başlaması bilgin kılıflıların söylediklerinin yanlışlıklarını gün yüzüne çıkarmanın siyasî meyvesi ve zaferi oldu. Bağımsızlık; gerçek, hakikat, düşüncenin bağımsızlığıdır. Bağımsızlığı siyasî mücadelenin zaferi diye tanımaya ek olarak hakikat te bağımsızlık Kazak halkının varlığının en temel değeri ve varlığının müşahhas hakikatidir. Hakikatte bağımsızlık, halkımızın zenginliği, geleceğe umutla taşınan mirası ve ecdadımızın hayallerinin gerçekleşmesidir. Bağımsızlık, Müslüman oluşumuzun kimliğidir. Gelecek nesillerin tarihi mirası, bilim, din, sanat ve medeniyetin ipoteğidir. Bağımsızlık Kazak halkının kutu, serveti, bahtı ve bereketidir. Her nesli bu değerlerin bilincinde olacak şekilde geleceğe hazırlamalı ve aşılamalıyız. Talebeyim, felsefe dersinin hocası Moskova’da okumuş, doktorasını orda tamamlamıştı. Derslerde mitoloji ve siyasî konuları işlemenin yanın felsefeye ilgisiz bir hocaydı, ders yapmayıp sürekli bizi koyuverirdi. Felsefeye hayranlığım günbegün artıyordu, kendi kendime felsefe ile ilgili kitaplar okumaya başladım, özellikle skolastik felsefe ve sofistlerle ilgili çok okuyordum. Şüpheciler de vardı. O zamandan beri, yani 1967 tarihinden beri felsefeyle uğraşmayı hayatımın merkezine koydum. 1970 senesinde Dilbilimi Fakültesini başarıyla tamamlayarak Semey Eğitim Bilimi Enstitüsü Felsefe Ana Bilim Dalında Öğretim Görevlisi olarak göreve başladım. O sıralarda Almatı’da Diyalekt Felsefeyi inşa eden bir topluluk oluşmaya başlamıştı. Felsefecilerimizi merkez Moskova tanımaya başladı. Sovyet döneminde felsefe seçkin bir konuma sahip olmaya başladı. Felsefeyi, komünist partiyi meşrulaştırmak için desteklediler. Ben de bazen kendime, “Komünistler felsefeye neden bu kadar değer veriyorlar?” diye sorardım. Bu sorunun cevabını babamla olan bir diyalogda almış gibi oldum. Babam dindar, namazını ve orucunu kazaya bırakmayan takva bir zattı. Küçük kardeşi de İkinci Dünya Savaşından engelli olarak dönmüştü, o da Kur’an’dan başka bir değer tanımaz, takva sahibi biri idi. Kukla gördü mü hemen balta ile parçalardı, duvarda asılı resim görse kızar, kaldırırdı. Rusça ve Kazakça kitapları yakardı, biz dahi kendisinden çekinirdik. Felsefe hocasıydım, yaz tatili için eve gelmiştim, babamı kardeşiyle sohbet ederken buldum, selamlaşma ve hal hatır sorduktan sonra babamın kardeşi: “Abi” dedi, “Şu oğlunuzu hep översiniz” diye beni işaretle gösterdi, “Aslında onun gerçek anlamda ne ile uğraştığını biliyor musunuz?” dedi. Babam, oğlu hakkında güzel bir şey mi söyleyecek diye, —Hayır, bilmiyorum, söyle bakalım ne ile uğraşıyormuş? dedi. —Bu, bu mu? Bu bildiğin kâfir olmuş. Onun felsefesi Allah’a ve Kur’an’a aykırıdır, sizin tuttuğunuz oruç ve kıldığınız namaz haram, dedi. Beni dövecekmiş gibi savaştan salim kalan tek gözüyle sertçe bana baktı. Babam da: —Çık evden, seni köpek, benim namaz ve orucumun haram olacağını söyleyecek sen misin? Her şeyi bir Allah bilir dedi, kardeşinin davranışına çok içerlemişti. Kardeşi de topallaya topallaya evden çıktı gitti. Babam aynı zamanda mütevazıydı, kızgınlığı tez yatışıp az önce olanları unutmuş gibi başka bir konudan söz açtı. Sonradan fark ettim yaşanan o beklenmedik olayı babam da ben de unutmamışız. Aradan birkaç gün geçtikten sonra bir çay üstünde babam: “Oğlum, geçen amcanın senin hakkında söyledikleri doğru mudur?” dedi. Ben de meseleyi izah etmeye çalıştım, fakat babamın yaptığım izahlardan tatmin olmadığını hissettim. Kendime gelirsem, kendi düşünce dünyam nasıldı? Felsefe, bir yaratıcının olduğunu yani Allah’ın olduğunu kabul etmeyen modern bir bilimdir. Felsefede özellikle bizde geçerli olan Diyalektik Materyalizmde Yaratıcı’ya yer yoktur. Her şey kendiliğinden meydana gelmiştir, felsefede babamın hep söylediği “Allah’ın işi” denilen anlayışa yer yoktur. Bugünden geçmişe baktığımda felsefenin faydalı olmayan yönlerini kendime uğraş edinmişim. Karl Marks, Friedrich Engels ve Vladimir Lenin’in teorik asıl diye benimsedikleri “Alman Klasik Felsefesi” biz Müslümanların düşünce dünyalarına yabancı dünyalarmış. Tabiî bunu aradan uzun yıllar geçtikten sonra anladım, bu anlayıştan yola çıkarak “Ebelek Felsefe” başlıklı uzun bir makaleyi kaleme alarak savunduğumuz tezleri delilleriyle ortaya koydum. O makaleye ilaveten İslam kelâmının en temel konularından biri olan sıfatlar hakkındaki düşüncelerimi eklemek istiyorum. İslâm Kelâmında (İslam’da felsefe yok) Allah Teâlâ dendiğinde Teâlâ Allah’ın sıfatıdır. Allah doğmamış ve doğurmamıştır. Tek ezelî varlık kendisidir. O’nun çok sayıda güzel isimleri vardır. Biz Cenab-ı Allah’ı ancak isimleri aracılığıyla tanıyabiliriz. Hegel’in felsefede açtığı çığır İslam Kelâmından Allah tasavvurunu kaldırarak O’nu ide olarak tanımlamıştır. Sovyet döneminde İslam Felsefesi, İslam Kelamı okutulmadı, olduğu zamanlarda da çarpıtılarak işlendi. Komünistlerin felsefeyi öncelemelerinin altında Marksist ideolojinin inşa ettiği toplumu erdemli toplum, yeryüzündeki en adil toplum diye temellendirebilme ihtiyacı yatmaktaydı. Lenin bir sözle “Diyalekt Marksizm’in ruhu” demişti. Hakikaten, diyalektsiz Marksizm ve Leninizm felsefesinin kendini gerçekleştirmesi imkânsızdı. Türkî Cumhuriyetlerin mücadeleleri zaferle neticelendi. Sosyalist toplum yerini Demokrasi toplumuna bıraktı. Marksizm’in ruhu Diyalekt anlamını yitirdi. Meselenin böyle sonuçlanacağını kestirebilen Sovyet dönemi filozofları Hegel’in felsefesinden yola çıkarak “ Diyalektik Mantık” tezini ortaya koydular. Diyalektik Mantığın da savunucuları gerçekte “felsefe” denilen modern bilimin köklerini baltalayanlardır. Komünist filozofların Friedrich Engels’in felsefesinden ortaya koydukları Diyalektik Materyalizm ve Tarihî Materyalizm felsefe tezleri felsefe bölümlerinde okutulmamaktadır. Diyalektik Mantığın da müfredattan kaldırılması gerekirdi, fakat eski komünist zihniyetten tecrit olamayan (bağımsızlığı kabullenemeyen) Sovyet döneminde felsefeyi bilim olarak kabul edenler Kant, Hegel vb. (Avrupa’nın unutmaya başladığı) filozofların felsefelerini savunarak yeni zamana yeni bir felsefenin ve refleksin gerektiğini idrak edemeyenleri, yolunu şaşıranlar yani “müsvedde filozoflar” diye nitelemekten başka bir yol göremiyorum. Çocuğun karalamasına yeniden dönecek olursak, beyaz sayfada kara çiziklerin olduğunu görüyorum. Bu çizikleri korumamız gerekir. O çizgiler, çocuğun istikbâlinin kader sembolleridir. Ya da bu meseleye başka bir bakışla mı yaklaşmalıyız çok değerli okuyucular?

Prof. Dr. Garifolla Esim, Kazakistan Avrasya Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Çeviren: Yerbol Shyrynkan